GÖRDÜKLERİNİZ GERÇEKLER Mİ, GERÇEKLİK ALGILARINIZ MI?

Şu an siz bu yazıyı okurken telefon veya bilgisayar ekranından yansıyan ışık ışınları önce korneanıza ulaşır ve kornea tarafından kırılmış olan ışık ışınları göz bebeğinde bir araya toplanır. Işık ışınları göz bebeğinden geçtikten sonra merceğe ardından sarı noktaya ulaşır ve görme eylemini gerçekleştirirsiniz. Bu denli uzun ve detaylı gibi görünün bir süreci milisaniyeler içerisinde gerçekleştiriyorsunuz. Peki bu gördükleriniz gerçek oluşumlar mı gerçeklerin beyninizdeki yansımaları mı? Dışarıda etrafımızda çevremizde olan gerçekliği algılayabilmek için evrimsel süreç içerisinde duyu organlarımız gelişmiştir. Bu duyu organları dış dünya ile etkileştiğinde; nöral, elektriksel ve kimyasal kaynaklı sinyaller üretilir ve bu sinyaller beyinde çeşitli kimyasal değişimlere neden olarak “algı”yı üretir. Bu algılara karşılık olarak biz de tepki üretiriz. Dış dünya hakkında edindiğimiz bilgiler ile kurduğumuz gerçeklik, uyarıların salt bir şekilde duyularımız tarafından algılanmasıyla ilgili değil, bu uyarıların beynimizde işlenişi ile ilgilidir. Duyularımıza bir sinyal olarak gelen bu iletiler, bölgelere ve işlevlerine göre özelleşmiş olan reseptörler ile algılanır. Reseptörlerde elektrokimyasal sinyallere dönüştürülen bu uyarılar, nöron ağı içerisinde çok hızlı bir biçimde beyne iletilir. Aslında dış dünya ile ilgili deneyimlediğimiz her şey, beynimizin karanlık kıvrımlarındaki elektrokimyasallardan ibarettir. Vücudumuzun her bir köşesinden gelen tüm bu sinyalleri işe yarar bir biçime dönüştürmekle yükümlü olan beyin, yapısı içerisinde her bir duyumuz için farklı bölümler oluşturmuştur. Bir yığın halinde akan bu uyarılar, ilgili bölgelere aktarıldıktan sonra işlenir ve böylece dış dünya hakkında bir gerçeklik algısına sahip olmuş oluruz. Gördüklerimiz gerçekler mi gerçekliğin yansımaları mı sorusunun cevabı için başarılı bir iş insanı ve paralimpik şampiyona kayakçısı olan Mike May'in hikayesine bakalım. Kimyasal bir patlama nedeniyle korneasında bozunma meydana gelen May, görme yetisini üç buçuk yaşında kaybetti. Yaklaşık 40 yıl sonra tıbbın ve bilimin de ilerleyişiyle, korneasında meydana gelen hasar tedavi edildi. Başarılı geçen ameliyat sonrasında May'in gözündeki bandaj çıkarıldığında, göz organı kusursuz çalışıyor olmasına rağmen, May'in beyni aniden maruz kaldığı görsel bilgi yoğunluğuna ayak uyduramadı ve anlamlı görüntüler meydana getiremedi. Nesnelerin kimlikleri, boyut ve oranları hakkında bir fikre sahip olamayan ve bu nedenle gördüklerini tanımlamakta zorluk çeken May, aynı zamanda derinlik algısında da sorunlar yaşadı ve bu sebeple de nesneleri birbirinden ayırt etmekte zorluklar yaşadı. Tüm bu nedenlerden dolayı da ameliyattan sonra kayak yapmak bile daha zahmetli bir hal aldı. Sonradan yapılan incelemeler gösterdi ki, Mike May'in yaşamış olduğu 40 yıl süren bu körlük durumu, görme işlevini üstlenen oksipital lobun başka duyularca işgal edilmesine neden olmuştu ve bu durum da görme işlevinin gerçekleştirilmesi için gerekli olan sinyalleri okuma işlevini etkilemişti. Mike May'in hikayesinden de anlaşılacağı üzere gözlerimizin gelen ışığı çok iyi bir şekilde algılayabiliyor olması, bize sağlıklı bir görme deneyimi sunmak için yeterli olmamaktadır. Sağlıklı bir görüş için tüm vücudumuzun organize bir şekilde çalışarak sağlıklı bir görme yeteneği geliştirmesi, gözlerimizin beynimiz ile organize bir şekilde çalışması gerekmektedir. Yani bu işin temelinde kafatasımızın içerisinde gizlenmiş olan beynimiz yatmaktadır.


Editör : Merve Koçoğlu