• Zehra Nilsu Sevinçli

VAZGEÇEMEDİĞİMİZ PLASTİKLER

Arkeologlar, bir çağa isim vermeden önce kazı çalışmaları yapar, o dönemde hangi madde yoğunlukla kullanılmaya başlanmışsa o madde çağa ismini verir. Örneğin; kalay ve bakırın alaşımından oluşan tunç metalinin kullanıldığı tarih M.Ö. 3000 ve M.Ö. 1000 yılları arasındadır ve arkeologlar bu döneme Tunç Çağı ismini vermişlerdir. Muhtemelen bundan 500 yıl sonra arkeologlar plastiğin ilk kez kullanılmaya başlandığı yıl olan 1893 yılından itibaren plastiği kullanmaktan vazgeçtiğimiz döneme kadar olan zamanı Plastik Çağı diye adlandırırlar.

Günümüzde plastikleri aklımıza gelebilecek her sektörde kullanıyoruz. Peki plastikleri cazip kılan özellikler neler? Üretiminin kolay ve maliyetinin can yakmayacak kadar düşük olması mı? Yoksa yerine kullanılabilecek diğer maddelere göre daha hafif ve dayanıklı olması mı?


1992 yılında bir kargo gemisi Pasifik Okyanusu’nun derinliklerine çakıldı ve içerisinde yüklü olan 28,800 küçük sevimli plastik ördeklerin hikayesi böylece başlamış oldu. Pasifik Okyanusu’ndan başlayan yolculuklarına okyanus akıntılarının da etkisiyle dünyanın beklenmedik noktalarında son veren bu plastik ördekler, ilgililer için koleksiyon malzemesi, bazı bilim insanları içinse bir araştırma konusu haline geldi. Ayrıca oyuncakların bu yolculukları aklımıza ‘’Attığımız plastiklere ne oluyor?’’ sorusunu getirdi.

Sahi ya kıyıya vurmayan binlerce oyuncak ördek 2021 yılında bile okyanusun dibinde öylece durabilir mi? Veya yere attığımız plastik su şişesi başka bir kuvvet dahil olmadığı sürece onu bıraktığımız yerde öylece bekliyor mu? Bu iki sorunun da ortak bir cevabı var. Birçoğumuz bir plastik su şişesinin doğada tamamen yok olmasının 1000 yıl sürdüğünü duymuşuzdur. Petrolü nasıl bazı evreler geçirerek kullandığımız plastik haline getiriyorsak yok oluşunun da birtakım evreleri vardır. Hiçbirimiz bütün bir plastik su şişesini öğlen yemeği olarak tüketmek istemeyiz ama aslında hepimiz bir şekilde plastiği mikro boyutlarda tüketiyoruz.

Mikroplastikler daha büyük plastik parçaların dalga, rüzgâr, UV ışını gibi faktörlerle parçalanması sonucu oluşuyor. Sadece deniz ve toprakta değil yemekleri tatlandırdığımız tuzda ve çok faydası var diye düşünerek tükettiğimiz balda bile mikroplastik bulunuyor. Ne yazık ki mikroplastik miktarının belli bir seviyeye ulaştığı takdirde sağlığa zararlı etkilerinin olacağını bilsek de tam olarak nelerle karşılaşacağımıza dair henüz yeterli çalışma yapılmamış durumda.

Bu kadar zararlarına rağmen plastikleri neden hayatımızdan atamıyoruz? Mesela naylon poşet yerine bez çantalar üretsek ya da kese kâğıdı kullansak?

Dünyanın en büyük plastik üreticisi konumundaki Çin ise 1999'da tek kullanımlık plastik poşetlerin üretim ve kullanımını yasaklamıştı fakat yasa, fiili olarak uygulanmadığı için 2013'te yürürlükten kaldırıldı. Plastikten tamamen vazgeçme fikri teoride iyi bir fikir gibi dursa da pratikte işe yaramadı. Bir pamuklu bezin üretimindeki kaynak tüketimi ancak o bezi 6000 kere kullanırsak bir plastik poşetin üretimine harcanan kaynağı karşılayabilir durumda. Kese kâğıdı üretimi için de çok fazla ağaç kesmemiz gerekeceği için benzer bir durum söz konusu.

227 görüntüleme2 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

©2020, GTU Bioengineering Society tarafından kurulmuştur.